Berlin'deki Dayıdan

Berlin postanesinin en eski memurlarından olan Frau Müller son yirmi yıldan beri yetersiz adresler bölümü şefliğini yapıyordu. Alıcısı bulunamayan mektuplar onun servisine gelir, Berlin’li olan Frau Müller kendine özgü metotlarıyla bunların birçoğunun sahibini bulurdu. Sokakların eski isimlerini, değişen numaraları bilir, en küçük bir ipucunu değerlendirip başka semtlere taşınan kişileri bile gelen mektupları ile buluştururdu. Arkadaşları, senin bulamadığın kişi Almanya’da yoktur derler, O gülümseyerek “o kadar da değil ama Berlin’de kesin yoktur” diye cevap verirdi.

1966 yılı Temmuz ayının ortalarında servise gelen bir mektup o güne kadar gördüklerinden farklıydı. Üzerinde hiçbir sokak ismi, semt veya bölge adı yazmıyordu, herhangi bir numara da yoktu. Sadece bilmediği bir yabancı dille yazılmış beş kelimeden oluşan bir cümle göze çarpıyordu. Frau Müller önce zarfın hangi ülkeden geldiğine baktı, bir büyüteç yardımı ile pulun üzerindeki damgayı inceledi. Mektup Türkiye’den geliyordu ve Foça diye bir yerden postaya verilmişti. İşte aradığı ipucu buydu. Akşam evine dönerken kendisi ile aynı sokakta oturan, ara sıra selamlaştığı bir Türk ailesine uğramaya ve zarfın üzerindeki sözlerin anlamını onlara sormaya karar verdi. Mektup elden ele dolaşıyor, her alan üzerindeki yazıyı bir kere daha okuyarak ona açıklamaya çalışıyordu. Evin sahibi Mustafa Almancası çok yetersiz olduğu için yakınlarında oturan bütün Türk arkadaşlarını yardıma çağırmıştı. Küçük çocuklar bile oyun sırasında öğrendikleri kadarı ile bu çabaya katılmış, “isim”, “dayı” kelimelerini çözmüşlerdi, sonra “duvar” kelimesi bulunmuş, en sonunda merdivenleri koşarak çıkan birisinin Türkçe-Almanca sözlüğünün yardımıyla kesin sonuç alınmıştı.

Kendilerinden yardım isteyen birisine faydalı olabilmenin gururu ile yaptıkları çeviriyi bir kağıda yazıp getirdiler. Frau Müller hemen gözlüğünü takarak merak içinde yazıyı okudu. Kağıtta “duvar yakınlarındaki dayıma, ismi Mehmet” yazıyordu. Aradan iki ay geçmesine rağmen Frau Müller mektubun sahibi hakkında hiçbir bilgi elde edememişti. Önceleri iş çıkışlarında duvar boyunda , Türklerin yaşadığı binalarda araştırmalar yapmış, daha sonra tatil günlerinde bile bu çalışmalarını derinleştirerek devam ettirmişti. Polisteki, belediyedeki tanıdıklarını devreye sokmuş, en sonunda Türk konsolosluğundan yardım istemişti. Burada kayıtlı Mehmet isimli kişilerle tek tek görüşmüş ve hiçbirinin Foça ile ilgilerinin olmadığını görmüştü. Frau Müller görevinin sorumluluğunu sonuna kadar yerine getiren, mesleğini seven, çok disiplinli bir memurdu, kolayca pes etmezdi. Bu sefer de bütün yolları denemiş, yapabileceği bir şey kalmamıştı. Posta kurallarına göre artık bu işin peşini bırakması gerekiyor ama içinden gelen bir ses ona devam etmesi gerektiğini söylüyordu. Acaba zarfı açsa yeni ipuçlarına ulaşır mıydı? Orada mutlaka daha net bilgiler olmalıydı, hayır hayır işte bunu yapamazdı, başkasına ait bir mektubu açamazdı, böyle bir şeyi düşündüğü için kendisini ayıpladı, arkadaşları ile şakalaşırken söylediği sözler aklına geldi, benim bulamadığım kişi Berlin’de kesin yoktur diyerek zarfı çözülemeyen adresler kutusuna bıraktı.

Frau Müller haklıydı, gerçekten de Berlin’de böyle birisi yaşamıyordu. Bu isim Foça’da balıkçılıkla geçinen, fakir bir genç olan Hasan’ın küçük oğlu için yarattığı bir masal kahramanı idi. 1960’lı yılların başında Türkiye’den Almanya’ya büyük bir işçi akını vardı, gidenler hemen iş buluyor, çok para kazanıyorlardı. Hasan’da gitmek istemiş, fakat sonra cesaret edememiş, oğlu Sedat doğunca da bu arzusundan bütünüyle vazgeçmişti. Küçük oğlunu çok seviyor, ona çeşitli masallar anlatıyordu. Bildikleri tükenince de işte bu Almanya’daki dayı hikayesini uydurmuştu. Bu bitmez tükenmez bir masaldı, dayı çok zengin olmuştu, iyi giyiniyor, her sene yeni arabalar alıyordu, evi de çok büyük ve güzeldi. Minik Sedat bu renkli hikayeleri çok seviyor ve bunların gerçek olduğuna inanıyordu. Okul çağına geldiğinde sınıf arkadaşlarına ezberlediği bu hikayeleri anlatmaya başlamıştı. Diğer çocuklar bunlara bayılıyorlardı. Hepsinin hayallerinde dayı gerçekten vardı. Sedat annesine, babasına dayısının neden hiç gelmediğini, onu çok görmek istediğini sorduğu zamanlar, hep O’nun çok çalıştığı, vakti olmadığı cevabını alıyordu. Artık dördüncü sınıfı bitirmiş, beşe hem de pekiyi ile geçmişti. Seneye ilkokulu bitirmiş olacaktı, dayısının buna çok sevineceğini, belki işlerini bir süreliğine bırakıp onlara geleceğini düşündü. Kimbilir belki de güzel bir hediye bile getirirdi. Öğretmeni karneleri dağıtırken sevdiklerinize mektuplar gönderin diye onlara ödev vermişti. Evet, bu çok güzel bir fikirdi, nasıl olup da bunu bugüne kadar düşünemediği için kendisine kızdı, hemen oturup dayısına çok güzel bir mektup yazdı. Okulunu, başarılarını, annesini , babasını anlattı, onun artık gelmesini istedi, belki unutmuştur diyerek kendi adreslerini de en alta yazmayı ihmal etmedi, zarfı yapıştırdı. Fakat mektubu gönderebilmek için bir adres gerekiyordu. Babası balık tutmak için denize açılmıştı, bir haftadan önce dönmezdi ama annesi de adresi biliyor olmalıydı. Koşarak annesinin yanına gitti, dayım nerede oturuyor anne, adresi ne diye sordu. Annesi Sedat’ın dayısı hakkındaki sorularına alışıktı, mektuptan haberi de olmadığı için cevap vermekte bir sakınca görmedi. Biraz düşündü, masallarda Berlin diye bir şehir ismi geçiyordu ve bu şehri ortadan ikiye bölen garip bir duvardan söz ediliyordu. Babasının Sedat’a anlattığı masallardan aklında kalan bu bilgileri adres diye oğluna söyledi, dayın duvar yakınlarında oturuyor oğlum, onu herkes tanır dedi.Sedat annesinin yanından yavaşça uzaklaştı, mektubun yanına geldi, öğrendiği adresi, dayısının ismini de ekleyerek zarfın üzerine yazdı. Bunu yarın postaya verecek, kimseye de bundan söz etmeyecekti. Dayısı gelince annesi, babası için de büyük bir sürpriz olacaktı.

Almanya Noel’e hazırlanıyordu. Caddeler süsleniyor, bütün dükkanlar en yeni, en güzel mallarını vitrine çıkarıyorlardı. Frau Müller bu vitrinleri seyrederek yavaş yavaş evine dönerken küçük bir çocuğun “ben de dayıma mektup yazarım, o bana mutlaka alır” diyen sesini duydu. Dönüp baktı, bunları söyleyen annesinin elinden tutmuş on yaşlarında bir çocuktu, küçük eliyle vitrindeki parlak mavi renkte, yeni çıkan, çok güzel ve pahalı bir bisikleti gösteriyordu. Frau Müller durakladı, “mektup”, “dayı” kelimeleri onda garip bir etki yapmıştı. Türkiye’den gelen, adresini bulamadığı mektubu hatırladı, bir buçuk yıl olmuştu neredeyse. Mektubun servisine geldiği ilk gün üzerindeki yazıları çözebilmek için Mustafa’ların evine gittiğini, orada toplanan Türklerin büyük çabalarını anımsadı. O evde bulunan bir çocuk, zarfı kendisine göstererek “Kinder, kline kinder” demişti. O zaman bunun üstünde durmamıştı, demek o çocuk bu mektubu yazanın da bir çocuk olduğunu hissetmiş ve bunu anlatmak istemişti. Frau Müller mesleğinin ilk yıllarında posta dağıtıcısı olarak çalışırdı. Kendisini en çok çocuklar severdi. Her girdiği sokakta etrafını çevirirler, bize mektup var mı diye sorarlar, hiç umutlarını kaybetmeden bir gün gelecek mektuplarını inatla beklerlerdi. Artık emindi, bu mektubu yazan bir çocuktu ve her gün umutla gelecek cevabı bekliyordu. Kararını verdi, kuralları bir kenara bırakacaktı, bu mektubu açacaktı. Döndü, postaneye doğru hızla yürümeye başladı. Mektup Türkçe olmalıydı. Artık çok süratle düşünüyordu, geçen ay kuaförde çok iyi Almanca bilen bir Türk kızıyla tanışmış, belki bir gün işime yarar diye adresini de almıştı. Emine, kızın adı Emine idi, mektubu ona okutacaktı.

1968 yılbaşı günü Sedat’ların Foça’daki küçük evlerinin önünde bir kamyonet durdu. Bu sokağa pek araba girmezdi. Üzerinde büyük bir paketle gelen bu araç bütün komşuların da ilgisini çekmişti. Herkes pencerelerinden bu olayı izliyordu. Gelenler kapının zilini çalmışlar ve Almanya’dan bir paketleri geldiğini söylemişlerdi. Annesi, bir yanlışlık olmasın, bize kim hediye gönderir, üstelik bizim Almanya’da tanıdığımız yok ki diye cevap vermişti. Sedat ise, nasıl yok? dayım anne, dayım, dayım diye bağırıyordu. Gelenler ellerindeki kağıtları, belgeleri gösterdiler, adres burasıydı. Paketi teslim ettiklerine dair imza alıp, dönüp gittiler. Sedat’la babası büyük koliyi hızla açtılar. İçinden en son model, vitesli, parlak mavi renkte, çok güzel bir bisiklet göründü. Bahçede toplanan komşu çocuklarla beraber Sedat’ da “dayım, yaşasın dayım” diye bağırıyordu. Babası bisiklete hayranlıkla bakarak, “böylesi İzmir’de bile yok” diyordu. Sedat’ın annesinin gözüne kolinin bir köşesine bantla yapıştırılmış beyaz bir zarf ilişti. Kaybolmasın diyerek onu aldı, zarfı açtığında içinden bir kart çıktı. Ön yüzünde bir çam ağacı resmi vardı ve iki küçük çocuk kartopu oynuyordu. Kartın arkasını çevirdi, sadece iki kelime yazılıydı : “Berlin’deki Dayı’dan”.

 

Geri

 


 
Anasayfa | Hakkımızda | Programlar | Vitrin | Linkler | Yazılar | E-Bulten | Takvim | İletişim | English
Designed by Ol-Pe Tasarim ve Multimedya Ltd. Sti.